
sanki yıllarca dönmemecesine gurbete gidiyorum da boğazıma bir şeyler düğümleniyor.
hoşçakal koca yürek. her soğan halkası yediğimde seni ve aileni hatırlayacağım. (ya da gidip ilk kez tadacağım.)
bir ritm grubunun iflahı nasıl kesilir? (pijamalı kızlara dikkat.)
Anonymous asked: 15 f uk. cam?
yes cam, come to mesane.
Anonymous asked: slm asl
70, hetero, pennsylvania. u?
müslüm gürses’in son yıllarda, günün şartlarına uydurduğu albümlerini bir kenara koyar ve o 70’li-80’li yıllardaki şarkılarını göz önüne alırsak, ben her müslüm dinleyişimde, mevsim ne olursa olsun, nerede olursam olayım hep aynı atmosferin içine girerim. kendimi hep 90’ların sonunda güneşli bir kış günü, günlerden pazar, ankara/ulus’taymış gibi hissederim. neden bilmiyorum; fakat hep bu sahne gelir aklıma. güneşli ve soğuk bir günde, gençlik parkı’nda gezen, üzerlerinde 90’ların modası oduncu gömlek, timberland, süet dexter olan, hayatın tokatını yemiş, haftasonunu kahverengi efes şişesiyle sevişerek geçiren kahküllü, omuzlarına kadar uzattığı jöleli saçlarından griye çalan kirli su akan, muhtemel ki siteler’de ya da iskitler’de çalışan, vücutlarına tiner kokusu sinmiş ‘ankaragüçlü’ gençler gelir. doygunluğu en yüksek seviyede olan eski ulus kartpostalları gelir aklıma müslüm dinlerken. tabii bunda 1999’da sanırım, müslüm’ü gençlik parkı’ndaki bir mekanda şarkı söylerken görmüş olmam da etkili olabilir.
ve yine öyle bir gün, güneşin nazlanıp durduğu bir pazar günü göçtü, gitti.
“her şey için teşekkürler”
dinlerken burnuma kuşaktan kuşağa aktarılmış 60-70 senelik bir terzi dükkanındaki ütü kokusu geliyor. açık mavi renkler hakim. çayın altı sürekli açık. duvarlarda siyah beyaz fotoğraflar. telefon ve radyo dışında teknolojik bir köpekleşme yok. birazdan hanım elinde bir tencere, bir poşet, baharatlı bir şeyler getirecek dükkana. cam şişe ayran da var. huzur var. huzur var, huzur var.
kocası genç yaşta vurularak öldürülmüş, gelinini kansere kurban vermiş, 20 senedir yatalak olan torununa analık edip onun tüm zahmetlerine katlanmış, tarlada çalışmaktan ayakları suya hasret toprak gibi çatlamış, tanıdığım en çilekeş, en derbeder, beli en kambur, teni en kavruk; tüm bunlara rağmen yüzü en güleç kadının adı nazende… hormusunlu nazende yiğit…
gün içinde en çok dinlenenler, dillenenler, dilenenler; senfoni, kakafoni, markafoni: iç ses.
(3 adet şarkı bilene sahibinden tertemiz, vukuatsız, boya cila görmemiş, yakıt cimrisi zamunda hesabı hediye!)
-ruhumu oxşadı.
ağzımda sabah türküsü, bahçedeki sandal‘ı onarıp denize istavrit tutmaya açıldığım gün, ne bilinmeyen ülke‘ye doğru, yer yer akıntıya karşı, kürek çekeceğimi ne de japon balıkçı‘yla elimdeki çeyrek elma‘yı paylaşacağımı biliyordum. sandalı kıyıya çıkarıp bulduğumuz dut ağacı‘nın altında tütün sararken fark ettim eksik bir şey‘lerin varlığını. aşk yüzünden, ilk aşk yüzünden düştüğüm hallerin rüya‘dan eksik kalır yanı yoktu. sanki düşler sokağı‘ndaydım, etrafımdaki kedi‘ler, yaprak‘lar, sardunya‘lar, selluka‘lar hep ebruli renkteydi. kendimi daha evvel hiç bu kadar naçar hissetmemiştim; fakat her şey yolunda‘ydı o sabah. çünkü sevmek kolay‘dı, seni düşünmek güzel şey‘di.
ecinnilerle boğuşulan korkulu, sıçramalı, bol kesilmeli, susuz ve rahatsız bir gecenin ardından iki üç senedir sürekli aklıma gelen bir hayalimi (uktemi) bugün gerçekleştirdim.
millet tatilde izmir’e, antalya’ya, bodrum’a gider. zürih’e, venedik’e kaymaya gider. varsın gitsinler. ben cahit sıtkı tarancı’nın kabrine giderim.
önce mezarlık bilgi sisteminden tarancı’nın bulunduğu, çiçeklerle birlikte olduğu yeri öğrendim. ankara cebeci asri mezarlığı, ada no: 12, parsel no: 138 (147. sokak ile 149. sokağın kesistiği bölge. mezarlığın 2. kapısına yakın.)
tabii her şey böyle internetten bakıp gitmek kadar kolay olmadı. mezarlığın içinde bir saate yakın aradım kabri. gerçi güvenlik görevlilerine de sordum; ama her zaman olduğu gibi aklımda tutamadım “şurdan sağa-ordan sola-sonra tekrar sağ-500 metre yürü-kulübenin 300 metre ilerisinde” tadındaki tarifi.
hoş, bu sayede mezarlıkta, kendine has bir havası olan yeşilliği bol mezarlıkta, hava güneşli olmasına karşın nisan rüzgarları gibi ferahlatıcı esintiler eşliğinde gezdim. hiç gocunmadım. birçok kelli felli insanın mezarını gördüm. ntv’nin sahibi ferit şahenk’in babası da oradaydı. asala tarafından şehit edilen türk diplomatlar oradaydı. bilmem ne bankasının muhasebat müdürü de oradaydı. yozgat/sorgun/güveçli köyünden ayşe öztemiz de oradaydı. gökyüzü ya da güneş nasıl tüm insanları sarmalıyorsa, toprağın yaptığı da bundan başkası değilmiş.
sonra mezarlığın bahçıvanı anladı benim derdimi. alıp götürdü beni önünden en az iki sefer geçip de görmediğim mezara. (gerçi bahçıvanla karşılaştığımda bulmak üzereydim.)
sonra?
sonrası sessizlik.
aslında sessizlik değil.
bahçıvan, beni tarancı’nın torunu sanıp başladı mezarlığı temizlemeye. ben hiçbir şey demedim halbuki. arsız otları temizledi. ölümle ilgili, sahip çıkılmayan ölülerle ilgili, hayırsızlıkla, nankörlükle ilgili biraz hamasi de olsa doğru şeyler söyledi. sonra, tarancı’nın annesinin mezarındaki kartlaşmış otları temizlerken bir adet kartvizit buldu. bu bahçıvanın geçen sene ölen kardeşi de mezarlıkta bahçıvanmış. mezarların üzerine telefon numarasını bırakıyormuş ki mezar bakımı yapılabilsin, üç beş kuruş kazanabilsinler. o an, değişik bir andı. tarifsizdi.
karşılıklı iyi dilek değiş tokuşunun ardından bahçıvan gitti. çiçek filan ektirmek isteyip istemediğimi sordu. iki kasa kadar fide dikilebilirmiş. diyemedim ki orada yatanın kendisi o çiçekler diye. diyemedim.
sonra?